
İsveç’te ‘Du-reformen’: Başbakana ‘sen’ diyen bir toplum
İsveç’te 1960’lı yıllarda başlatılan ‘Du-reformen’ (Sen reformu), tekil kişilere hitapta kullanılan ‘siz’ sözcüğünü tamamen kaldırdı. Hiçbir yasal zorunluluk olmadan gerçekleşen bu gönüllü toplumsal dönüşüm, bugün başbakanlardan kraliyet ailesine kadar herkesin birbirine ‘sen’ diye hitap etmesini sağlıyor. Cumhuriyet yazarı Ali Haydar Nergis, İsveç’te yaşadığı deneyimlerle bu reformun hikayesini kaleme aldı.
‘Du-reformen’ nasıl başladı?
İsveç’te 1960’lı yıllara kadar insanlar karşılarındaki tekil kişilere ‘siz’ diye hitap ediyordu. Bir doktora, profesöre veya üst düzey bir yöneticiye doğrudan ‘sen’ diye seslenmek ayıp sayılırdı. Bunun yerine kişiyi yücelten farklı unvanlar kullanılırdı. Ancak 1960’larda, herhangi bir devlet kararı olmaksızın başlatılan ‘Du-reformen’ ile bu hiyerarşik hitap şekli terk edildi. Reformun sembolik temeli, 3 Temmuz 1967’de İsveç Tıp Kurulu Başkanı Bror Rexed’in yaptığı tarihi konuşmayla atıldı. Rexed, çalışma arkadaşlarına kendisine artık unvanıyla veya resmi bir ‘siz’ ile hitap etmelerine gerek olmadığını söyledi. Bu, yüzyılların hiyerarşik geleneğini yıkan temele ilk harcı koydu.
‘Jantelagen’ felsefesi ve eşitlik
Bu süreç, sadece dildeki bir değişimi değil, İsveç’in hiç kimsenin bir diğerinden üstün olmadığını savunan ‘Jantelagen’ kültür felsefesini de beraberinde getirdi. Bugün kraliyet ailesi üyelerine dahi ‘sen’ diye hitap edilebiliyor. Bu durum, statünün insanın insana duyduğu saygının önüne geçmediğinin bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Ali Haydar Nergis, İsveç’te dil okuluna başladığı günlerde öğretmeni Birgitta’nın kendisine ‘Ni sa’ (Siz dediniz ki) dediğinde ‘Burada sadece bir kişiyim, neden ‘ni’ (siz) kullanıyorsun? Bana ‘du’ (sen) demen gerekiyor’ diyerek uyardığını anlatıyor. Nergis, Türkiye’de başbakanlara mesafeli bir şekilde ‘siz’ diye hitap ederken ağzından bal damlayan bir gazeteci olarak bu duruma alışmakta zorlandığını ifade ediyor.
Türkiye’deki hitap kültürüyle karşılaştırma
Nergis, İsveç’teki dönüşümü değerlendirirken Osmanlı kültüründeki hitap ve protokol şekillerini de hatırlatıyor. O dönemdeki hitap şekilleri, sadece bir selamlaşmayı değil, taraflar arasındaki hiyerarşiyi de belirleyen bir ‘hüsn-ü muâşeret’ (iyi ilişkiler) kuralıydı. Örneğin kişi, ‘zât-ı âlileri’ ifadesiyle karşıdakini yüceltirken, kendisini ‘bu fakir’ veya ‘bendeniz’ gibi sözcüklerle tanımlamakla bir alçakgönüllülük dengesi kurardı. ‘Devletlü efendim’, ‘faziletlü efendim’ gibi unvanlar, karşıdakinin makamına duyulan saygının göstergesiydi. Doğrudan ‘sen’ demek ise görgüsüzlüğün ötesinde bir saygısızlık sayılırdı. Nergis, böylesi tarihsel süreçlerden geçmiş bir ülkeden gelmiş biri olarak İsveç’te öğretmenliğe başladığı yıllarda, altı-yedi yaşındaki çocukların ellerini omzuna koyarak ‘Ali du!’ diyerek hitap etmelerine alışmasının çok zor olduğunu belirtiyor.
İstanbul’da yaşayanlar için bu hikaye, farklı kültürlerdeki saygı ve eşitlik anlayışının ne kadar değişken olduğunu gösteriy
Yazar
İstanbul sokaklarının nabzını tutan Elif Polat, mahalle hikâyelerinden vatandaşın günlük yaşamına kadar şehrin insanına dokunan haberleri yazıyor.




